Arda Turan’ı Hayat Nerden Nereye Getirdi?..

Arda’nın sorulara içten yanıtlar verdiği röportajı sizlere aktarıyoruz: “Emre ile çok yakınız. Transfer için bana yardım ediyor. Özellikle İngiltere’yi çok istiyorum. Savunmacıları ağır, seyirciler alkışa hazır. Yani tam bana göre
12 yaşındayken Bayrampaşa’nın Altıntepsi takımından G.Saray altyapısına transfer olmuşsun. Seni ilk keşfeden hoca kimdi, G.Saray’a alınmanı kim sağladı?
“Merter’de kum bir saha vardır, orada lig maçı oynuyorduk. Sakatlanıp çıktım, kenarda oturuyordum. İsmini hatırlamıyorum ama galiba İlker Aktaş diye bir avukat yanıma geldi, ‘Adın ne, hayâlin ne?’ gibi sorular sormaya başladı. G.Saray’dı tek hayâlim o sıralar. ‘G.Saray’da tek idmana çıkayım yeter’ dedim. ‘Tanıdıklarım var’ dedi, isim verdi. Biz de gittik, seçmeler varmış. Şimdi baba-oğul gibiyiz, Ahmet Genç vardı ‘Seçmeler doldu’ dedi. Çok da sert gözüküyordu, aslında hiç öyle değildir. Neyse ‘Bir form doldur bakalım’ dedi. Seçme günü annemle geldik, listede adım yok. Annem çok rica etti, kabul ettiler, en arkaya geçtim. Oyuna girme sıram geldi, girdim, 3-4 tane gol attım. Hemen çıkarttılar oyundan, çok korktum tabii. Meğerse seçilmişiz. 11 yaşındaydım o sırada, 8 yaşından beri lisanslıydım. Çok iyi başladım, sürekli yükseldim. Bir ara formdan düşmüştüm kadroya girememiştim, o günden beri bir de Gerets’le giremedim kadroya.”
Sekiz yaşında lisanslı mıydın, kaç yaşında futbola başladın ki…
“Tam bir sokak çocuğuydum, hayatım mahalle arasında futbol oynayarak geçti. Bu bir sırdır, A takıma kadar sokakta top oynuyordum. Babam çok kızardı, sakatlanacağım diye. Ama tutamıyorum kendimi, sokakta futbol çok özgürdür, yetenekleriniz gelişir, çalımlarım falan oradan geliyor. Çalım atmayı çok seviyorum. Bir adamı birincide, ikincide geçemezsem üçüncüde mutlaka geçerim. Adamın arkada kalmasına bayılıyorum. Her zaman iyi bir futbolcu olduğumu biliyordum, futbol konusunda kendime çok güvenirim. Ama gençken bir problemim vardı çok ağır düşünüyordum, şimdi top gelmeden ne oynayacağımı nerede olacağımı biliyorum.”
Hangi mevkide oynuyordun o sıra?
“Serbest…en güzeli”
Şimdi en heyecanlandığın, keyif aldığın mevki neresi peki?
“Şu anda oynadığım yerden, sol açıktan çok memnunum.”
G.Saray altyapısına girebildin ama sonra V.Manisa’ya gitmek zorunda kaldın. Ersun Hoca seni Akdeniz Oyunları’nda mı keşfetti?
“Mesut Bakkal ve kaleci antrenörü Metin Bayındır biliyordu beni, bir de AEK ile hazırlık maçı yapmıştık, orada gördü. Aradı sonra Ersun Hoca, çok az bir paraydı önerdiği, ben de ‘Para çok az, ailemle konuşun hocam’ dedim. ‘Ailenle konuşursam olmaz bu iş, bence paraya aldırma, ben seni oynatmak istiyorum’ dedi. Ben de gittim, Ersun Hoca’nın aklında bu sene de onlarla olmam vardı aslında çünkü bu sene takımın şampiyonluğa gideceğini biliyordu Ersun Hoca.”
Senin tercihin neydi? G.Saray’a gelmek mi biraz daha kalmak mı?
“Açıkçası Vestel’de kalmak istiyordum, çünkü oynamak istiyordum. Burada oynayamayacağımı düşünüyordum. Adnan Polat aradı beni ‘G.Saray’a döneceksin’ dedi sadece. Bu bana çok güven verdi. Beni önemsediğini hissettim”
Gerets’le ilgili sorun var mı yönetimde sence?
“Hayır. Hoca ne yapsın, atamıyoruz. Penaltı kaçırıyoruz hoca ne yapsın yani.”
Yurt dışına gitmek istiyor musun?
“Avrupa hedeflerim içinde. Emre Abi de bana yardım ediyor bunun için. Çok istiyorum gitmeyi. Teklif gelirse, başkanımız da uygun bulursa ben gitmek isterim hemen. Türkiye’de başka takıma gitmek istemem açıkçası, bir tek Vestel Manisa’da oynarım tabii…”
Peki, İngiltere mi?
“İngiltere’ye gitmeyi istiyorum. İngiliz savunmacılar ağır ya biraz… Bir de atmosferi gördüm, müthiş orası… İnsanlar alkışlayacak şey arıyorlar, tam bana göre yani. 5, 6. sırada bir takıma gidip oradan daha da yükselmek istiyorum.”
Takım içinde en iyi Orhan Ak’la mı anlaşıyorsun?
“Öz ağabeyim gibi. İnsanın kanı kaynar ya! Ev aldı, beraber oturacağız şimdi. Çok sağlam karakteri var. Bana hep çok destek verdi. Bvlgari saat hediye etti, Louis Vitton çanta hediye etti. Hayatı öğretiyor bana. Gezdiriyor beni.”
Ümit Karan ve Necati ile aran nasıl?
“Ümit Abi’ye özel bir ilgim var, golcülüğü nedeniyle. Beni çok güldürüyor, inanılmaz goller atabiliyor çünkü.”
G.Saray altyapısından yetişen hangi oyuncuları en çok beğeniyorsun?
“Cafer’in sol ayağına hayranım, Mülayim’in uzun paslarına. Aydın’ın topla süratlenmesine bayılıyorum. Uğur Uçar çok iyi savunmacı, birebirde aşırı zorlar. Zafer acayip şut atar. Ferhat’ın ayak içi tekniği harika.
M.Güven ayaklarına çok hakim. İnsanı sinirlendiriyor yani.”
Artık yıldızlığa yürüdüğün için herşeyin merak ediliyor. Beşiktaş maçında esmer bir kıza doğru koştuğun için hemen sevgilin yakıştırması yapıldı. O kız gerçekten sevgilin mi? Sevgilin var mı? Kızlarla ilişkin nasıl?
“Sevgilim değil. İyi bir arkadaşım. Çok güzel ve tatlı bir kızdır. O da bana kuzu der ben de ona kuzu derim. Ortak arkadaşlarımız var, öyle tanıştık.”
Oruç tutuyor musun?
“Sadece iki gün tuttum. Dün oruçluydum mesela, izin günümüzdü çünkü.”
Çıktığım maç başına 5 milyar alıyorum
G.Saray’a kaç yıllığına imza attın?
“4.5 yıllık bir sözleşmem var. Yeni imzaladım. Bu sene 300 milyar garanti para alacağım, maç başına da 5 milyar.”
Gerets bu sezon başında Adnan Polat’a ‘Kiralasanız da olur, kiralamasanız da’ demiş senin için… Senin bölgene Carrusca transfer edilmişti ve o sakatlandığı için 11′de yer bulup kendini gösterebildin. Bunlar canını sıkıyor mu?
“Garanti değildi oynayacağım gerçekten ama ben oynayacağıma çok inanıyordum. Kampta, hazırlık maçlarında, antrenmanlarda çok iyiydim. Formayı hak ediyordum. Boleslav maçı dönüm noktalarından biri oldu. Orhan Ak, Arif Abi, Hakan Şükür sayesinde şöyle düşünüyordum: Eğer çok iyiysen, çok çalışırsan mutlaka oynarsın. Yazılıp çizilenlere de aldırmıyorum, sahada imparator benim. Carrusca’yla ilgili görmüyorum kendi çıkışımı, o sakatlanmasa ben yine yer bulacaktım takımda. Gerets’le aram iyi, normal. Küçük şeylere çok takılıyordum eskiden, hocanın elini sıkmasına bile takarsın yani ama şimdi abilerim sayesinde takmamayı öğrendim.”
Gerets geldiğinde BIRAKIYORDUM
G.Saray altyapısında çok başarılı oldun ve 88 kere milli formayı giydin. Seni G.Saray A takımına 17 yaşındayken alan Hagi büyük futbolculuk konusunda sana neler kattı?
“Lucescu’nun son maçına kadar Ali Sami Yen’deki maçlarda top topluyordum. Sonra Fatih Terim beni 14-16 yaş grubundan PAF’ı atlatarak A takıma çıkarmak istedi ama çok kuvvetli değildim, ezilirim diye korktu sanırım. Gideceği hafta beni A takıma çıkarmıştı ama. Sürekli çalıştırıyordu beni. Sonra Hagi gelince hepimiz geriye döndük, Takımın durumunu iyice anlamak istiyordu. PAF maçlarını izliyordu. Sezon başı da A takıma çıkardı bizi. Çok şey öğretti. Hagi zamanında A takımına gireceğime artık çok inanıyordum. Fatih Hoca zamanında erkendi ama… Gerets zamanında ise ‘Artık olmayacak galiba’ diye düşünmeye başlamıştım. 18 yaşına gelmiştim çünkü.”
Sence Gerets’in seni tercih etmemesindeki sebep neydi o sırada?
“Orhan abiyle (Ak) bu konuyu çok konuştuk, tartıştık. Nasıl oynayacağımı bilmiyordum ben de galiba. Suçu kendimde arıyorum. Daha iyi ve daha basit oynamalıydım. Topla çok oynuyordum. Gerets haklıydı, ben de olsam beni oynatmazdım. Sonunda öğrendim nasıl oynayacağımı. Ama çok ağladım. Orhan abi de kızıyordu ‘Çok kuvvetsizsin’ diye. Ama her hafta kadroya girmeyi bekliyorsun, gelmeyince PAF’a gidiyorsun, orada da bir baskı oluyor üstünde. Rize’de bir maçta bir adam ‘Arda üç senedir hâlâ PAF’tasın’ diye bağırmıştı. Topu attım, bırakıp gitmek istemiştim. Futbolu bile bırakmayı düşündüm yani.”
Geçen yıl Akdeniz oyunlarından büyük bir başarıyla dönmüştün, biraz da o yüzden A takımda oynayacağına bu kadar inanıyordun değil mi?
“Geçen sene hazırlık maçı vardı Bursa’yla, herşeyi orada kaybettim sanırım. Vestel maçında çok iyiydim, Gerets’in aklına girdiğimi düşünüyorum o maçta. Sonra Bursa maçında ilk oyuncu değişikliğinde beni aldı. Ben de kendimi kurtarıcı gibi gördüm, yanlış işler yaptım, topla çok oynadım.”
Ben öyle Kadıköy filan dinlemem
Geçen sezon Vestel’de senin için 2 önemli maç vardı. Biri Sami Yen’deki G.Saray maçı… Asistinle maç 2-2 olmuştu ama G.Saray 4-2 kazanıp şampiyonluk yarışına devam etti. O golü attırdıktan sonra içinden neler geçti? Golden sonra sevinmediğini hatırlıyorum mesela…
“Gerets göndermiş beni, daha doğrusu gitmişim. Ali Sami Yen’de G.Saray’ın karşısına çıkıyorsun. Aydın çok süratli futbolcu, ben daha yavaşım. Beni rezil edebilir yani. ‘İyi ki göndermişiz Arda’yı’ derler sonra, bunları düşününce gerilmiştim. Ama çok iyi oynadım. Aydın’a tekme bile attım. Sevinmedim çünkü sevinmemek en doğrusuydu, içimden de öyle geldi zaten.”
Bir de F.Bahçe’yi 5-3 yenip G.Saray’ın şampiyonluk yolunu açtığınız maç… Orada da iyi oynamıştın. G.Saraylı olarak F.Bahçe maçına ekstra bir hazırlık yapmış mıydın?
“Ufaktan birşey vardı tabii. F.Bahçe’ye kim olursa olsun, gol atmak ister. Ama şeye inanmıyorum, F.Bahçe Kadıköy’de adamı boğar, öldürür inanışına. Kimse kimseyi öldüremez öyle kolay. Çıkarız aslanlar gibi oynarız, gerekirse de yeneriz yani.”
Ersun Yanal pestilimi çıkarttı
Ersun Yanal seni önce savunmanın sağında oynattı, daha sonra hücumda şans verdi. Yanal diğer hocalardan farklı bir futbol adamı mı?
“Evet, herkes beni sağ bek biliyordu, ben hep ilerdeydim. Hoca öyle istiyordu. Gerçekten Ersun Hoca’nın futbol stili çok farklı. İlerde sol beke basıyordum. Sağ açık gibi oynuyordum. Kademe yapıyordum. Zaten Ersun Hoca’nın yaptırdığı idmanlarla kondisyonunun yukarıya çıkmaması imkansız. O idmanlardan sonra araba bile kullanamazsınız. Çok ağırdır. Halin kalmaz. Onunla çalışmak çok zevkliydi.”
Bildiğim kadarıyla Vestel kalman için çok uğraştı. Vestel Başkanı Ahmet Nazif Zorlu Özhan Canaydın’ı bile arayarak seni istedi. Ama transferi gerçekleştiremediler. Sanıyorum Yanal seni almak için 1.5 milyon Euro’yu bile gözden çıkarmış…
“O tip birşeyler vardı…”
Kurtlar Vadisi’nin Polat’ı Necati Şaşmaz ile Başbaşa!

“Kadına hak ettiğinden fazlasını vermem” Röportajı
Nuriye Akman: Necati Şaşmaz’dan söyleşi randevusu alınca düşündüm. Acaba canlandırdığı karakteri, dolayısıyla Kurtlar Vadisi’ni mi konuşsam, yoksa kendisini mi? İkisine dair merak ettiğim soruları hazırladım. Ama konuşmaya başlayınca gördüm ki Necati, Polat’ı inanılmaz bir şekilde sarıp sarmalıyor, Polat Alemdar markasına zarar vereceğini düşündüğü soruları cevaplamıyor. Diziye kim neden girmiş kim neden çıkmış; ser veriyor sır vermiyor.
Aslolanla hayali ayrıştırmak yerine, gerilim vaat eden Necati-Polat ikileminde derinleşeyim bari dedim. Necati, Polat olmadan önceki dünyasına yaslanarak gerilimi iyi yönetti. Magazin kuyusuna düşmeden, kurt ulumasından da, kuzu melemesinden de ötelerde bir yerde lafı bağladık. Şaşmaz’ın meramını anlatırken kullandığı kadın teşbihleri tartışmaya değer bir soru olarak havada asılı kaldı: Söyleyin bakalım kadın nedir? Katı mıdır, sıvı mı? Helva mıdır, su mu?
Nuriye Akman: Polat, Necati’nin rol modeli mi?
Necati Şaşmaz: Polat ailesinden, sevdiği her şeyden vazgeçip bu görevi yaptı. O noktada evet rol modelim. Ama ben bunu yapabilir miydim bilmiyorum.
Nuriye Akman: İçinizdeki gizli kurtarıcı olma arzusunu mu hayata geçirdiniz Polat ile?
Necati Şaşmaz: Kurtarıcı olma yönüyle değil de, sevilen olma yönüyle evet.
Nuriye Akman: Sevilmeye o kadar mı hasrettiniz?
Necati Şaşmaz: Sevilmeye alışkınım aslında. Polat bunu pekiştirdi.
Nuriye Akman: Ama aynı zamanda da çok nefret edilen biri. Bu zıtlığı nasıl yönetiyorsunuz?
Necati Şaşmaz: Polat’tan nefret eden, bu milletin ahlaki değerlerini omuzlamış bir insandan nefret ediyor. Ayrıca sevilmenin getirdiği sıkıntılar da olabiliyor.
Nuriye Akman: Ama siz sevilmiyorsunuz ki, Polat seviliyor. Dolayısıyla o sahte sevgi…
Necati Şaşmaz: Yoo. Polat’a duydukları sevgiye karşılık verdiğim için Necati de seviliyor.
Nuriye Akman: Bazı gazeteciler Polat için “Abdullah Çatlı ile Rambo kırması dandik bir kahraman” diye yazmışlardı. Ve siz onları mahkemeye vermiştiniz. Demek ki Necati, Polat’la tamamen özdeşleşmiş durumda.
Necati Şaşmaz: Öyle bir karışıklıktan bahsediyoruz ki mahkeme bile bu işin içinden çıkamadı. Ben sadece bir karakter ile tanındım. O da Polat. Benim resmimi koyup Polat Alemdar diye istediğiniz hakareti yapamazsınız. Ki Polat bizim markamız, şirket olarak ona zarar gelmesini istemeyiz.
Nuriye Akman: Bu arada çatışmanın kralını yaşarsınız.
Necati Şaşmaz: Neden?
Nuriye Akman: Çünkü Polat’ın marka değerini koruyan Necati, şiirlerinde “Deniz olmuş akşamlar. Ne susar ne konuşur” diye yazabiliyor. Bir sufinin gece hayatını mı anlatıyor bu dizeler?
Necati Şaşmaz: (Gülüyor) Sufinin gece hayatı derken yanlış anlaşılma olmasın.
Nuriye Akman: Sufinin gece hayatında, aşk denizine dalıp, dilsiz ve dudaksız konuşmak yok mudur?
Necati Şaşmaz: Ve gökteki ay gibi ayaksız yürümek… Ama işte gece hayatı denince…
Nuriye Akman: Korkmayın o kadar canım. Gece ikiden sonra başlayıp, gün ağarana kadar geçen süre işte…
Necati Şaşmaz: Evet. Şiirlerimin çoğunu o saatlerde yazmıştım. 16-20 yaşları arasında yazdım onları. Artık yazamıyorum.
Nuriye Akman: Çünkü o “gece hayatınız” bitti, başka bir gece hayatı başladı.
Necati Şaşmaz: Evet. Geceleri çekim yapıyoruz, gündüz yatıyoruz.
Nuriye Akman: Merak etmeyin, gecenin çekimden sonraki kısmını sormayacağım. Şov dünyasına gelinceye kadar baba ve dede evinde bambaşka bir hava solumuşsunuz. Polat olduktan sonraki referans noktanız artık reyting mi?
Necati Şaşmaz: Hayır. Referansım, geldiğim ata evi, dizide Ömer babada vücut buluyor.
Nuriye Akman: Ama o sözler Polat’ın eylemleriyle örtüşmüyor ki.
Necati Şaşmaz: Ama Polat sufi değil ki.
Nuriye Akman: Ya Necati?
Necati Şaşmaz: Necati bir muhib. Ben Allah’ı unutmadım. Kendime sufi diyebilmek çok büyük bir iddia olur. Aşılacak çok merhale var.
Nuriye Akman: Şundan dolayı mı? Sufi, nefsinin perdelediği hakiki benliğini bulmak için kendisini soyar durmadan. Ama bir aktör tam tersini yapar. Kisve üstüne kisve giyer.
Necati Şaşmaz: Çıkardığım her kisve, oynadığım, karakterlere giydirebileceğim kostümler olarak geri döndü. O yüzden sufilik için zorluk sağlayan o deri çıkartma, oyunculuk için kolaylık sağlar.
HİÇ ÂŞIK OLMADIM
Nuriye Akman: Röportajlarınızı okuduğumda aşktan korkan, kadınların onu güçsüz bıraktığını düşünen bir insan gördüm. Size bu güçlü olma arzusunu aşılayan Polat mı?
Necati Şaşmaz: Polat aşk konusunda çok güçsüz aslında. Aşkın insanların kimyasını bozduğunu söylemeye çalıştım. Ve hiç âşık olmadım. Bu kimyanın bozulmasını istemediğim için güçlü kalmayı tercih ediyorum.
Nuriye Akman: Allah’a giden yol bir insana duyulan aşktan geçmez mi?
Necati Şaşmaz: Şöyle anlatayım: Nuh devri zamanlarında insanlar seyahatler için helva yaparlarmış. Yolda tapınma ihtiyacı olur, helvadan put yapar ona tapınmaya başlarlarmış. Acıktıkları zaman da onu yerlermiş. Şimdi ben kadına hak ettiğinden fazlasını vermenin yanlış olduğu noktasındayım. Yani helvayı alıp put yapıyorsun. Sonra ona tapıyorsun. Acıkınca yiyorsun. Bunu yapma. Ama helvaya değer ver, senin nimetin o. Şimdi yanlış anlaşılmasın, kadını helvaya benzetiyormuşum gibi de olmasın.
Nuriye Akman: Tamam olmasın. Kadın helva değilse nedir size göre?
Necati Şaşmaz: Kadınlar sıvıdır, likittir yani. Erkekler kap gibidir biraz. Ve kadın erkeğin kabını alıyor. Öyle bir bütünleşiyor ki, erkek kendini kaybediyor. Her ne kadar kadın egemen değil desek de muhakkak kadın egemen. Çünkü kadın daha likit bir şey.
Nuriye Akman: O ilahi şiirleri yazan adamın aşkı bir kazanma ve kaybetme olarak görmesi ne tuhaf.
Necati Şaşmaz: İlahi aşka hiçbir sözüm yok. Kadının ilahi aşka aracı olmasına da bir şey diyemem. Ama ilahi aşkı yaşayacağım diye mecazi aşk yaşanmaz.
Nuriye Akman: Bu güçlü olma, paçayı kadına kaptırmama korkusunu ne besledi?
Necati Şaşmaz: Aslında ben bir aşk çocuğuyum. Annem babam ilk gördükleri andan itibaren birbirlerine âşıklar. Halen de öyleler. Etrafımda çok âşık olmuş insan vardı. Nihayetinde bir kopma oluyor. İki tarafın birbirine eziyeti, kendilerini ve birbirlerini üzmeleri beni çok rahatsız etti. Ben bu konuma düşmek istemiyorum. Ama ben hiç âşık olmayacağım demedim.
Nuriye Akman: Bence olamazsınız siz.
Necati Şaşmaz: Neden?
Nuriye Akman: Bir röportajınızda diyorsunuz ki, “Direktifler veririm kendime âşık olmamak için. Âşık olmaya meyledersem hemen karşımdakinin kusurlarını sayarım, vazgeçerim aşktan”. Bu patolojik bir durum değil mi?
Necati Şaşmaz: Patolojik olabilir. Ama aşkın gözü kördür. Eğer ben kusur görebiliyorsam zaten âşık olamayacağım demektir. Eğer ben âşık olmuşsam zaten ne kusur göreceğim, ne bir şey. O direktifler de bana bir şey yapmayacak o zaman.
Nuriye Akman: Kendinizi böyle programladıysanız hep kusur göreceksiniz.
Necati Şaşmaz: Çabuk teslim olmamak içindir o. Bu kale değerli bir kaledir.
Nuriye Akman: Kendinizi bu kadar mı seviyorsunuz?
Necati Şaşmaz: Kendimi değil, gönlümü çok seviyorum. Gönlümün meylini niye alsın mecazi bir şey? Alacaksa değerli bir şey olmalı.
Nuriye Akman: O zaman mantıken ilişkiden de kaçınmış olmanız lazım.
Necati Şaşmaz: İlişkinin beni çok zedeleyebilecek kötüsünden evet kaçınırım. Beni odağımdan, hedefimden şaşırtmayan bir şey olabilirse olur. İnsan sevmeli. Aşk şimşek çakması gibi gerilim içerir. Hemen peşinden yağmurlar gelse de…İşte bu o yağmur sevgidir, huzur verir.
Nuriye Akman: Neden Polat’ın âşık olduğu bütün kadınlar ölüyor? Necati huzur bulsun diye mi?
Necati Şaşmaz: Yoo. Takdir-i senaryodan. (Kahkahalar) Aşk imkânsız olandır. Kavuşabilecek duruma gelince, senaryonun gerilimi bitiyor.
Nuriye Akman: Polat’a sizce nasıl bir aşk lazım?
Necati Şaşmaz: Polat’ın kafasında Elif’ten başka bir şey yok. O yüzden önce kabının Elif’ten boşalıp, içinin temizlenip sonra doldurulması gerek. Polat’ın kim olduğunu bilmeyen ya da umursamayan birisiyle bir tanışma gerçekleşebilir. Senaristlerimiz düşünüyor bu konuda.
Nuriye Akman: Gerçek hayatta Polat’ın karşılığının olduğunu düşünüyor musunuz?
Necati Şaşmaz: İnşallah vardır.
Nuriye Akman: Ama kurtlar, denetimsiz bir şekilde adam öldüren insanlar…
Necati Şaşmaz: Denetimsiz değil. Kurguya baktığınız zaman Polat, Kamu Güvenliği Teşkilatı’nın başkanı.
Nuriye Akman: Ama sonuçta kendisi veriyor öldürme kararını.
Necati Şaşmaz: Bazı durumlarda zaten yargılamadan infaz olabiliyor. Bir mafya üyesine sizin bana sorduğunuz gibi soramazsınız. Resmî bir ifade alma yönteminin böyle olduğunu ima etmiyor bizim dizimiz. Ama gayri resmî bir şekilde nasıl ifade alındığını KGT bağlamında gösteriyor.
Nuriye Akman: Oyunculuğunuz ile ilgili özeleştiride bulunuyor musunuz?
Necati Şaşmaz: Ben kendimi eleştiriyorum ama size söylemeyeyim isterseniz. Herkesin diline sakız olur sonra.
Nuriye Akman: Duygularını göstermeyen bir poker face oluşunuz bir tercih mi, yoksa yeteneksiz misiniz?
Necati Şaşmaz: Seyirci poker face istiyor. Oyuncu koçlarım da bu duruşu bozma diyorlar bana. Önceden bilmediğim birçok tekniği öğrendikten sonra, bunları Polat’a eklememek bana zor geliyor. İnşallah başka bir karakterde kullanırım.
Beni virüslerden babam koruyor
Nuriye Akman: Her türlü eleştiriden Polat’ı koruyorsunuz.
Necati Şaşmaz: Polat, şirketimizin görünen yüzü olduğu için onu sadece ben değil, bütün ekibimiz; hatta izleyicimiz koruyor. O kadar çetrefil bir durum var ki, ikisi birbirine girmiş. Necati çözümlendiği zaman Polat da çözülür diye korkuluyor.
Nuriye Akman: Polat, putunuz mu sizin?
Necati Şaşmaz: Polat asla tapındığımız bir şey değil. Sadece yolumuzun devamında lokomotif görevi yapıyor.
Nuriye Akman: Yani kurduğunuz hayaller yaşasın diye kendi hakikatinizden kaçıyorsunuz. Ya bu arada virüsler benliğinizi tamamen işgal eder ve sizi aslınızı göremeyecek kadar körleştirirse?
Necati Şaşmaz: Polat’ı korurken elbette Necati’ye zarar gelsin istemem. Ben kendimi görebilmek istediğimde bana ayna görevi yapan babama giderim. Hani aynanın karşısına geçtiğinizde kendinize çekidüzen verirsiniz ya… Psikolojik, ruhsal, gönül ve görüş tedavimi babam yapar benim.
Nuriye Akman: Babanız virüslerden nasıl koruyor?
Necati Şaşmaz: En önemlisi, beni dinliyor. Şöhretin getirdiği zorluklardan bahsediyorum. Bana güzel ikazlar ve telkinlerde bulunuyor.
Nuriye Akman: Ne diyor mesela?
Necati Şaşmaz: Diyor ki: İnsanların sevgisine layık olmaya çalış. Hiç kimseyi hor görme. Sana gelen bir insan, imza almak için olsun, fotoğraf çekmek için olsun, gülümsemeye çalış. O insanların içlerinde birer melek taşıdığını, o meleğin sana selam verdiğini düşün. Birisi seni göklere çıkarıyor, diğeri seni aşağılıyorsa ikisi de aynıdır oğlum. Bunlara aldanma. Hepimiz ölümlüyüz. Hepimiz topraktan yaratıldık. Ve nihayetinde bize üflenmiş olan ruhumuz aslına dönecek. Övdüğümüz de yerdiğimiz de topraktır aslında. Asıl övgüye layık olan, bize üflenen o nefestir. Kimse övülmekle bir kazanım elde etmez. Yerilmekle de bir şey kaybetmez. Biz neysek oyuz. Değişen bir şey olmayacak.
Nuriye Akman: Eh artık ben ne desem boş. Babanız demiş diyeceğini. Yalnız Necati Bey, aklıma takıldı kaldı teşbihleriniz. Kadın katı bir şey miydi sizin için, yoksa sıvı bir şey mi? Yani helva mı, su mudur kadın?
Necati Şaşmaz: Teşbihte hata ettiysek affola. Helva da, su da nimettir. İkisinin de sahibi, onu bize bahşedendir Nuriye Hanım.
Nihal Yalçın ile çok özel konuştuk

Oyuncu Nihal Yalçın ekranların yeni komedi dizisi Cümbür Cemaat Ailede köyden gelen Rahime karakterini canlandırıyor. İzleyicilerin birçoğu Rahimeyi Bir Demet Tiyatronun unutulmaz tiplemesi Feriştaha benzetiyor. Yalçın Bence insanların böyle düşünmesi Türkiyede kadın komedi oyuncusu eksikliğinden kaynaklanıyor. Ayrıca benzeyebilirim de buna hiç itirazım yok diyor
Onu görür görmez içiniz ısınıyor. Hiperaktif, çılgın, çok komik, yerinde duramıyor, her konuşması esprili… Gerçekten de etrafındakilerin söylediği gibi insan onun yanında yaşlanmaz. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro bölümünü mezunu olan ve Bahçeşehir Üniversitesinde ileri oyunculuk yüksek lisans programını bitiren Nihal Yalçın yeni nesil kadın komedi oyuncularından.
Yalçın aslında oyuncusu değil avukat ya da psikolog olmak istiyordu. Ama yaşadığı hayatın onun için başka planları vardı. Daha sekiz yaşındayken evlerinin bahçesinde komşulara taklitler ve şovlar yapması onun ileride oyuncu olacağının ilk sinyallerini de veriyordu. Babası daha o günlerde anlamıştı kendisindeki cevheri ve Benim kızım tiyatrocu olacak demişti. Ailesinden bu konuda çok destek alan genç oyuncu annesinin Konservatuara gideceksin, gitmezsen hakkımı helal etmem sözü üzerine de konservatuara başladı.
Profesyonel oyunculuğa Şöhret Okulu ile başlayan ardından Kurtlar Vadisi, Güldünya, Avrupa Yakası gibi dizilerde rol alan Nihal Yalçın yıllardır ekranlarda olmasına rağmen ilk olarak bir kek reklamında herkesin dikkatini çekti. Şimdi de özel bir kanalda yayınlanan Cümbür Cemaat Aile adlı dizide erkeklere düşkünlüğüyle bilinen Rahime karakterini canlandırıyor.
FACEBOOKUM ÇÖKMEK ÜZERE
Bir Demet Tiyatro oyununda Demet Akbağın canlandırdığı Feriştah karakterini bilmeyen yoktur. Oduncu Numanın karısı Feriştah edeleli kollara düşkün bir kadındı. Feriştahla tanışmamızın üzerinden neredeyse 15 yıl geçti ve şimdi de Rahime karakteri hayatımıza girdi. Birçok izleyici bu iki karakteri birbirine benzetiyor.
Bu konuda düşüncelerini sorduğumuz Yalçın şunları söylüyor: Biraz libidosu yüksek kadın gördüler mi hemen Feriştah diyorlar. Ayrıca benzeyebilir de buna hiç itirazım yok. Sonuçta ortaokulda çok severek izlerdim ve taklidini de yapardım. Bence insanların hep bu şekilde düşünmeleri, Türkiyede kadın komedi oyuncunun eksikliğinden kaynaklanıyor. Şu da var ki benzetenler kadar tamamen farklı görenler de var. Herkesten çok güzel tepkiler geliyor. İnternetten günde 150ye yakın mesaj alıyorum. Hatta bu kadar yoğun ilgiden facebook sayfam çökmek üzere ve bu nedenle kapatmayı düşünüyorum.
Türkiyede romantik komedi projelerinin pek tutmadığını söyleyen güzel oyuncu Ben sanırım o boşluğu dolduruyorum diyor. Kendini komediye daha yakın bulan Nihal Yalçın zamanı geldiğinde de stand-up şovu yapmayı düşünüyor. Bu konuda da etrafımdaki herkesten teşvik alıyorum. İyi bir kadın komedi oyuncusu ve iyi bir stand-upçı olarak adım anılabilir. Çünkü bu memleket erkeklere çok alıştı. Artık kadınların da göz önünde olması gerektiğine inanıyorum. Bu konuda kendime çok güveniyorum ve bunu yapacak kadın olduğumu düşünüyorum. Yani yeni neslin komedi kadın oyuncusu olarak anılmak isterim ki anılıyorum da. Ayrıca işimi iyi yaptığımı biliyorum. Bu işe çok kafa yordum.
Hiçbir dizinin taklidi değiliz
Cümbür Cemaat Aile dizisi yeni başlamasına rağmen çok ses getirdi. Bir kısım Geniş Aile dizisinin türevi olarak görüyor bir kısmı Avrupa Yakasının… Hiçbir şekilde ikisine de benzemediklerini düşünen Nihal Yalçın şöyle devam ediyor: Ne Geniş Ailenin ne de Avrupa Yakasının taklidini yapmıyoruz. Ona bakarsanız bir sürü dram yapılıyor bu ülkede, o zaman bir tane dram olsun başka da yapılmasın. Yaprak Dökümü, Aşk-ı Memnu, Kış Masalına kadar birçok dizi birbirine benziyor. Hepsinde de arada kalmış bir kadın bir erkek, aldatmalar, ekonomik krizler, zordan çıkamayan aileler var. Şimdi kalkıp Aşk-ı Memnu falanca diziyi mi taklit ediyor diyelim?
Tanınıp rahat edememekten korkuyorum
Bugüne kadar birçok projede yer almasına rağmen pek tanınmadığını söyleyen oyuncu Yalçın Şimdilik yolda gayet rahat yürüyorum diyor. Kahkaha atmaya bayılan Yalçın tanındıktan sonra rahat rahat gülememekten korkuyor: Sonuçta tanınınca beni görenler Bu o değil mi? diyecek. Bu sefer ben kendimi kasacağım.
Üç yıl önce Kurusıkı Doğaçlama isminde bir grup kuran genç oyuncu, yolda yürürken kendisini tanıyanların genelde oyunu izlemeye gelenler olduğunu söylüyor. Birçok hayranı olduğunu da anlatan Nihal Yalçın Kurusıkı Doğaçlamanın çok fanatiği var. Birçok grup bile kurulmuş bizim için diyor.
Sedef Avcı Röportajı

Ezel Dizisinin Oyuncusu (Bahar) Sedef Avcı’nın Röportajı
‘Ezel’ dizisi ile her pazartesi akşamı evlerimize konuk olan Sedef Avcı, artık modellik yapmadığını söyledi ve ekledi: “Sadece hatır defilelerinde çıkıyorum. Kariyerime oyuncu olarak devam ettiğim için de adımın yanına ‘oyuncu-manken’ yazılmasını istemiyorum.”
Ekranların en popüler dizisi ‘Ezel’deki rolüyle hayran kitlesini genişleten Sedef Avcı, “Şu anda oyunculuk yapıyorum ve adımın yanına manken-oyuncu yazılmasını istemiyorum” dedi. ‘Romantik Komedi’ filmiyle sinemaya da adım atan Avcı; ALL dergisinden Emine Arıkan’a verdiği röportajda, kariyeri ve evliliğiyle ilgili merak edilenleri anlattı.
YELPAZE GENİŞLEMELİ
Şimdiye kadar sizi ‘Menekşe ile Halil’ ve ‘Ezel’ gibi dramlarda gördük… ‘Romantik Komedi’yle ise çok farklı bir yönünüzü ortaya koydunuz. Hangisine daha yatkın hissediyorsunuz?
İkisi de birbirinden çok farklı ama bir oyuncu için ikisinde de yer alabilmek güzel. Sürekli ekranlarda ağlayan kadınken şimdi güldürüyor olmak çok hoş. Yelpazeyi genişletmek, farklı rollerde oynamak benim adıma çok önemli.
Filmde bekar, eğlenen, geceleri gezen bir kadını canlandırıyorsunuz ama gerçek hayatta evlisiniz. Filmi çekerken hiç mi ‘bekarlık sultanlık mıydı yoksa’ diye iç geçirmediniz?
Evlenmeden önce de o tip bir hayatım olmadı. Öyle gezmeye merakım da hiç olmadı. Zaten evliliğim gezmemi engellemiyor. Biz bir de beraber gezmekten zevk alan bir çiftiz. Evlendim diye özlem duyduğum hiçbir şey yok.
Başarılı evliliğin sırrı da bu galiba… Gittiğiniz her yerde onunla birlikte olmayı istemek…
Tabii, her şeyi beraber yapmayı istemek önemli ama ‘illa her şeyi beraber yapacağız’ diye bir takıntımız da yok. İkimizin de ayrı bir hayatı var. Kısıtlayıcı bir durum olmadığı sürece evliliğimizde herhangi bir sıkıntı yaşanmıyor.
HATIR İÇİN YAPABİLİRİM
Kocaeli Üniversitesi Çalışma Ekonomisi mezunusunuz. Oyunculuğa nasıl başladınız? Özel bir eğitim aldınız mı?
Üniversiteyi bitirdikten sonra İpek Bilgin’le bir çalışma yaptım. Şimdi ‘Ezel’ için de birlikte çalışıyoruz. Yurtdışından gelen eğitmenlerin verdiği workshop’lara da katılmaya çalışıyorum. New York’taki Actors Studio’dan gelen Anthony Vincent Bova’nın workshop’larına üç kez katıldım mesela…
Siz oyuncu musunuz, manken mi? Meslek olarak hangisinin adınızın yanına yazılması daha doğru?
Şu anda oyunculuk yapıyorum. Modelliğe, meslek olarak yoğunlaşmıyorum. Kırk yılda bir, hatır için bir defileye katıldığım oluyor. Mesela geçenlerde uzun zaman beraber çalıştığım Mavi’nin defilesine katıldım. Ama ‘oyuncu-manken’ olarak anılmak istemiyorum. Şu anda oyunculuğa emek harcadığım için öyle anılmak benim için daha hoş.
BENCE ÖZLEMEK ÇOK GÜZEL
Modellik bitti yani…
Yanlış anlaşılmasın, mankenliği kötülemiyorum ama şu anda mankenlik yapmadığım için mesleğime ‘manken’ yazılmasının bir anlamı yok.
Yurtdışına açılırsanız kiminle kamera karşısına geçmek isterdiniz?
Meryl Streep sanırım. Tabii bu tamamen hayal, uçuyorum şu anda ama onunla oynamak çok güzel olurdu. Erkeklerden de Jude Law olabilir.
Türkiye’den kimlerle oynamak isterdiniz?
Şener Şen, Uğur Yücel gibi üstatlarla oynamayı tabii ki çok isterim.
Eşiniz Kıvanç Kasabalı’nın da yoğun bir çalışma temposu var. Bu kadar koşturmaca içinde görüşmek zor olmuyor mu?
Yok, olmuyor. Ayrıca bana göre özlemek de çok güzel…
KÖTÜ ADAMI OYNUYOR
Eşiniz de ‘Samanyolu’ dizisinde oynuyor. Beğeniyor musunuz diziyi?
Tabii ki beğeniyorum. Özellikle daha önce oynadığı karakterlerden farklı olduğu için çok ilgimi çekiyor. Kıvanç şimdiye kadar hep iyi karakterler canlandırıyordu. ‘Samanyolu’nda tam tersi felaket, tam anlamıyla ‘ıyy’ diyeceğiniz bir adamı oynuyor. Bu da bir oyuncu açısından harika!
Evlendikten sonra arkadaşlarınız, çevreniz değişti mi?
‘Gerçek arkadaşım’ dediğim kişiler değişmedi.
Peki evli olmak, oyunculuk açısından kurallar koymanıza sebep oldu mu?
Yok, ikimiz de oyuncuyuz ve bunun bir iş olduğunu biliyoruz. Doğru bir yerde, doğru bir şekilde olduğu sürece ikimizin de yaptığımız işe saygısı var.
Beğendiğiniz tasarımcılar kim?
Hakan Yıldırım tabii ki… Özgür Masur da son zamanlarda favorilerim arasında. Dizide de onunla birlikte çalışıyoruz.
Cildiniz için özel bir şey yapıyor musunuz?
Ayda bir kez cilt bakımı yaptırıyorum, onun dışında da cildimin temizliğine önem veriyorum.
Spora vakit ayırabiliyor musunuz?
Evet! Çok enteresandır, ne kadar çalışırsanız enerjiniz de o kadar artıyor. Şimdi çok yoğunum ama fitness yapmaya vakit buluyorum. Geçen sene çalışmıyordum ve o boşluğun içinde zaman ayıramıyordum bir türlü.
PAPAĞAN GİBİ HİSSEDİYORUM
‘Romantik Komedi’ filminin başarısından sonra her yerde sizi görür olduk. Röportaj vermekten sıkıldınız mı?
Sıkılmadım, sonuçta işimin bir parçası ama papağan gibi hissettiğim oluyor. Sürekli aynı sorular, aynı cevaplar…
Filmle ilgili çevrenizden ne tepkiler geldi?
Türkiye’de genelde dram tarzı filmler çekildiği için ‘Romantik Komedi’ birçok insana eğlendirici ve dinlendirici geldi galiba. Bu tarz filmler pek yapılmıyor, o yüzden senaryoyu okuduğumda hikaye çok ilgimi çekti. İyi yazılmış bir senaryoydu. İyi oyuncular da biraraya geldi. Yönetmenimiz Keçe’yle çalışmak da çok keyifliydi.
‘Filmin mesajı yok’ diye tepkiler geldi…
Bu tip bir filmin bir mesajının olması gerektiğini düşünmüyorum açıkçası. Romantik komedilerin amacı izleyicilere güzel vakit geçirtmek değil midir zaten?
Mega Star Tarkan ile Röportaj
- En çok nerelere seyahat etmeyi seviyorsunuz? – En çok tropik yerleri seviyorum. Yağmur Ormanlarını, adaları. Bu yerlerin sıcaklığı, samimiyeti ile ilgili bir şey bu. Ama Avrupa’yı da seviyorum, büyük şehirleri de. Ben dünyayı seviyorum.
- Güçlü olduğunuz taraflarınız ve zayıf bulduğunuz yönleriniz nelerdir? – Azimli ve çalışkan biriyim. Eğer bir şeyi istiyorsam peşinden giderim ve başarana kadar vazgeçmem. Sanıyorum bu benim iyi bir özelliğim, güçlü tarafım. Hep daha fazlasını isterim. Ama bu süreçte zaman zaman gerçekten çok sabırsız, hırçın, karamsar ve içe dönük olabiliyorum. Bunlar da zayıf yönlerim olabilir.
- Müzik dışında zamanınızı nasıl geçirmeyi seviyorsunuz? – Benim hayatım müzik. Müzik düşünmemek için sürekli kendimi engellemeye çalışıyorum, okumayı seviyorum. Zaman zaman resim yapıyorum. Arkadaşlarımla bir araya gelip dışarıda vakit geçirmekten de zevk alırım. Spor, özelikle de koşmak vazgeçilmezlerim arasında yer alıyor.
- İstanbul’da özellikle nerelere gitmeyi seviyorsunuz? – Tekneyle Boğaz turu yapmayı seviyorum. Gittiğim bazı kafeler ve restoranlar var. Belgrad Ormanı’nda yürüyüş yapıyorum arada bir. Sinemaya gitmeyi, arabamla gece İstanbul’u gezmeyi seviyorum.
- Hangi tür müzik dinliyorsunuz? – Her şeyi dinliyorum. Klasik müzik, pop, rock, hip hop, etnik, folk. Sevdiğim sanatçı ve gruplar arasında U2, Madonna, Cold Play, Alicia Keys, Norah Jones, Sezen Aksu, Micheal Jackson, Eminem’mi sayabilirim.
- Yemek yapmaktan hoşlanır mısınız? – En sevdiğim yemek makarna. Yemek yapmayı da çok severim.
- Sizin için hayattaki en önemli başarı hangisidir? – Hayatımdaki her başarının bendeki yeri başkadır. Benim için çok çalışmak ve önsezilerimi dinlemek önemli olan.
- Başarı mı, başarısızlık mı sizi kamçılar? – Her ikisi de. Başarılarımla çok övünüp böbürlenmekle vakit kaybetmek yerine kendimi, daha da geliştirip yeni başarılara doğru yol almaya teşvik ederim hep. Başarısızlıklarımdan ise dersimi alıp, hataların nedenlerini tespit edip, onları tekrar etmemeye ve yeni başarılarla telafi etmeye çalışırım.
- Yoğunluk ve kalabalık içinde ruhunuzu nasıl izole ediyorsunuz? – Derin derin nefes alarak ve düşünceyi durdurmaya çalışarak.
- Huzurlu olmanın sırrı nedir sizce? – Bana göre, kendini tanımak ve anlamaktır. Ve bu süreçte sabırlı ve istikrarlı olmaktır.
- Peki, en çok neyinize güveniyorsunuz? – Önsezilerime.
50 Cent ile tanışma ve sonrasını anlatıyor

Yıllardır rap müziğin içinde yer alan ama adını 50 Cent’in kendisi adına yarıştığı “Var mısın Yok musun?” yarışmasında duyuran Ramiz, solo albümü “Bitmez Bu Rap” ile hızlı bir çıkış yaptı. Bugünlerde müzik televizyonlarında yerini alan “Gir Havaya” klibi ile adını daha da sık duymaya başladığımız rapçi ile müziğini ve hedeflerini konuştuk.
“Var mısın Yok musun” yarışması ile şöhreti yakaladınız. Öncesinde neler yapıyordunuz?97 yılında amatör demolarla başladı rapteki yolculuğum, profesyonel demolarla devam etti. 2000′lerde Ondaon diye bir grubumuz oldu. 2001 yılında ilk bandrollü albümümüzü o grup çatısı altında çıkardık. Ardından 2003 yılında 2 . albümü çıkardık. 2004 yılında üniversiteyi bitirdim, Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarım Bölümü. Orayı bitirdikten sonra küçük bir ofiste çalışıp kazandığım bütün parayla Almanya’ya gidip orada bir albüm yaptım ama tam kafamda istediğim gibi bir iş olmadı. Türkiye’ye geldim 2004 sonlarında, 2005′te İstanbul Attack grubuyla bir albüm çıkardık. Az çok iyi bir tepki aldık insanlardan. Fakat ben kimseye tarif edemediğim, kendim de tam bulamadığım o kafamdaki sound’u yapmaya o kadar inanmıştım ki daha sonra o grupla da yollarımızı ayırdık. Askerlik dönemi geçirdim, askerden dönünce Cem Özkan’la sound arayışlarımıza devam ettik. Üç ay sonunda “Benim aradığım şey bu değil” dedim. O da “Farkındayım” dedi. Biraz nadasa çektim kendimi, evimde küçük bir stüdyom var. Orada yaklaşık 100′e yakın parça yaptım 1.5 yıl içinde. Yaptıklarımı Cem Özkan’la paylaşmaya da devam ediyordum, sağ olsun beni Bora Üzer’le tanıştırdı. Onun stüdyosunda bir kayıt yaptık. Tanıdığım her insanla biraz daha geliştim. Tam “Hazırım” deyip de, parçamı dinlettiğim dönemde Cem Özkan bana “Önümüzdeki ay stüdyoya başlayalım o zaman, albümü şekillendirelim” dedi ve bu konuşmanın üstünden bir kaç gün sonra 50 Cent olayı gerçekleşti. Kariyerimizin ilerleyişi için inanılmaz itici bir güç oldu bizim için. Albüm için stüdyoya girmek üzere iken, hem bana inananların inancı perçinlenmiş oldu, hem de tam “Buldum” dediğim sound’u insanlara dinletme şansına eriştim ve dünyanın en önemli rapçilerinden biri olan 50 Cent bu sound’u dinleyip bu sound’tan zevk aldı.
50 Cent’in sizi dinlemesi ve sizin adınıza o yarışmada yarışması süreci nasıl gelişti?
Acun Ilıcalı benim hayatımda çok önemli bir yere sahip. Biz yıllar önce rap müzik yapmaya çalışırken, hatta dinlemeye çalışırken, çünkü o dönemde Türkiye’de rap albüm bile satılmıyordu, Acun Ilıcalı çalıştığı kanalda röportajlarını hep rapçilerin tişörtleriyle yapardı. Bir gün hiç unutmam Miami’de Ice-T isimli bir rapçi var, ona rastladı tesadüfen, onunla bir röportaj yaptı. Tabii bu beni inanılmaz motive ediyordu o dönem TV’de onları görmek. “Aaa bak, o da dinliyor demek. Türkiye’de de olabilir” diyordum, beni inanılmaz gaza getiriyordu bu durum. 2004 yılında bir gazete küpürü gördüm. “Acun Top 5″ti, ilk 4 parça yabancıydı; 2pac, Notorious B.I.G., Ludacris vs… 5. sırada da kendi parçamı gördüm ve bu da beni doğru yolda olduğuma inandırdı. O küpürü kesip cüzdanımda taşıdım uzun bir dönem. Askere gitmeden önce bir arkadaşıma “Ben askerden dönünce bir Acun Ilıcalı’nın kapısını çalayım, bakalım ne olacak” diyordum. Askere gittim, askerliğimin birinci haftası daha yan tarafımda yatan arkadaş Acun Ilıcalı’nın çok yakın bir arkadaşı çıktı. “Abi seni dinliyoruz. Askerden sonra tanıştırırım seni” dedi ve askerden çıkar çıkmaz Acun Abiler ile tanışma ve şarkılarımı dinletme fırsatım oldu. Fakat ben o dönem hâlâ sound’umu bulamamıştım, tam bulduğumda da Acun Medya’dan arayıp Ramiz Bey, “50 Cent” gelecek dediler, ben herhalde tanıştıracaklar” derken, “Senin için yarışacak” dediklerinde çok daha mutlu oldum. Acun Abi’yle tekrar toplantı yaptık, yeni şarkılarımı dinlettim, “Güzel bir sound yakalamışsın” dedi. İnanılmaz bir rap dinleyicisi. İnanılmaz bir arşivi, bilgi birikimi var bu konuda. “Benim için tamam bu iş, ama benim oyum yüzde 50′dir. 50 Cent’in de 50, onun da kabul etmesi gerekiyor, ben Miami’ye giderken yanımda götürüceğim ve dinleteceğim” dedi. Dinlemiş ve çok beğenmiş, Türkiye’den böyle bir sound çıkması beni çok şaşırttı. “Benim için gurur onun için yarışmak” demiş. Bu beni inanılmaz mutlu etti. “Bitmez Bu Rap” şarkısını tam o dönemde yaptım. Her şey dibe vurmuş gibi gözükürken yukarı doğru gidiyordu, demek ne ben rap’in ne o benim yakamı bırakabilecekti, şarkı öyle çıktı. İçine İngilizce sözler de ekledim 50 Cent’in anlaması için. O programı bütün dünyada birçok insan izledi. “If you like it, just put your hands up” dedim ve o da ellerini kaldırdı, hatta grup arkadaşları da kulisten koşa koşa gelip o parçayı dinlediler, eşlik ettiler ve onlar da ellerini kaldırdı.
Rapçilerin popçularla yaptığı düetler eleştiriliyor. Siz de Gece Yolcuları’nın “Değer mi” şarkısına featuring yapmıştınız. Bir popçudan teklif gelse kabul eder misiniz?
Biz müzik yapıyoruz ve ben hayata hiç “Popüler olayım, bununla şununla da düet yapayım” diye yaklaşmadım. 0ndaon döneminde, Türkiye’nin o dönem en popüler sanatçılarından biri bize düet teklifi getirmişti, onu kabul etmiş olsaydık çok daha erken tanınmış olurduk. Çünkü o dönem o derece popüler bir insanın rapçiyle düeti söz konusu bile değildi Türkiye’de. Fakat sound’a güvenemedik grup arkadaşımla beraber. Dolayısıyla düete “İyi bir müzikse yapılabilir” diye bakıyorum. Çünkü bu işime olan saygımdan kaynaklanıyor. Eğer kaliteli bir iş çıkacaksa ve ben buna inanırsam o zaman featuring yapılabilir, popüler ya da değil hiç önemli değil. Bu beni çok mutlu ediyor. Ekmek fırını gibi düşünüyorum müziği, ürettiği ekmek güzel olmalı orada, ekmeği güzelse alıcısı beğeneni zaten artacaktır. Ben de buna güveniyorum. Gece Yolcuları sound’unu çok beğendiğim bir gruptu. Şarkının söz yazarı Aysel Gürel, ilk söyleyeni Sezen Aksu, bestecisi Onno Tunç, herkesin bildiği bir şarkı. Üstelik yeni bir yorum da katılmış. Çünkü kendi yorumunu katmış olmalı cover’ı yapan. Yeni melodiler eklenmeli. Şarkıyı Overall(Ankara)’da dinlemeye başlar başlamaz, “Ben bu şarkıya düet yapmalıyım” dedim. Yaklaşık bir hafta sonra bana bu teklifle geldiler çok, komik bir tesadüftü yine. Aysel Gürel’in o güzel sözlerine, o romantik, o masalsı sözlerine sokaktaki bir genç olarak cevap vermek de bence inanılmaz bir kontrast ve güç kattı.
Yaptığınız müziği nasıl konumlandırıyorsunuz? Tarzınızın yurt içinde ve dışında karşılığı olan isimler kimler sizce?
Türkiye’deki hiç kimseyle kendi yaptığım rap’i yan yana koyamam. Zaten benim başından beri aradığım şey kendi kafamdaydı. Biri bunu yapıyor olsaydı zaten ona bakıp bunu çok rahat icra edebilirdim. Yurt dışından gerçekten esinlendiğim, örnek aldığım insanlar oldu fakat şu benim için çok önemli bir kriterdir. “İyi sanatçı olmak” demek “Esinlenmemek” demek değil, esinlendiğin şeyden bambaşka bir şey çıkarabilmektir. Bir röportajında MFÖ de söylemişti; Mozart bile esinlenir. Bu doğal bir şeydir, esinlediğin şeyden ne kadar uzaklaşıp ne kadar kendine has bir şey çıkarırsan o kadar iyi. Biliyorsunuz ki müzik doğadaki pek çok sesten etkilenerek ortaya çıkmış bir şeydir. Benim de esinlediğim şeyler var ama mümkün mertebe kendime has bir tarz çıkarmaya çalıştım. Yaşadığım yer Türkiye de zaten farklı bir coğrafya, doğu ile batının arasında o çizgi o sınırda bulunuyorum. Ne kadar batıdan etkilendiysem, bir o kadar doğudan da etkilendim. Kendi dilimin güzelliklerinden, kendi şairlerimizden de etkilendim, sonuçta ortaya bir harman çıkardım ve tam anlamıyla bir şeye benziyor demek o yüzden çok güç.
Kimin albümünü heyecanla alırsınız?
50 Cent’i keyifle ve heyecanla alırım. Eminem’i severim, Dr. Dre’yi çok severim, şu an kendisi yaşamıyor ama Notorious B.I.G benim için çok çok çok değerli bir insandır. Onun albümlerini çekmeceden çıkarırken bile hâlâ bir elim titrer yani. Mesela 2Pac, Nas, Ludacris çok severim. Çok insan var dinlediğim; Public Enemy severim, Run-DMC severim.
Eminem’den bahsettiniz Dr. Dre’den, onların daha mizahi bir tutumları var. Bu neden Türkiye’de yapılmıyor?
Türkiye’de rap hâlâ gelişmeye devam ediyor. Dünyadaki kadar oturmuş bir rap yok. Hâlâ bir yol arıyor kendine. Belli isimler artık ortaya çıkıyor ama bu Türkiye’de bir rap pazarı olduğu anlamına gelmiyor. Rap marketi olması için insanların seçme şansının çok olması gerekiyor. Bu benimle, X ile, Y ile olacak bir şey değil. Ben şu an Türkiye’deki rap’e iyi bir albüm kattığıma inanıyorum fakat İnşallah uzun vadede Türkiye’ye iyi rapçiler katmayı da öngörüyorum. Çünkü sadece benim bir noktaya gelmem önemli değil, başka gençlerin önünü açmak lazım, o zaman market olabiliriz. Benim rakibim çokken onların arasından çıkabilirsem iddialı olabilirim.
Popülerleşmesi ile birlikte rap her müziğin içine girmeye başladı. Buna nasıl bakıyorsunuz?
Esnek bakıyorum ama burada önemli olan nasıl yaptığın. Ben buna kilitleniyorum. Rap her şeyle bütünleşebilir. Arabeskle bütünleştiriyorsan onun etnik lezzetinden beslenip rap ortaya çıkarmalısın. İnsanlar dinlesin diye arabeske rap’i yamamak yerine, arabeski müziğine adapte edersen o zaman başarılı bir iş ortaya çıkar. Bu her şey için geçerli. En uç örneği veriyorum, kolbastı için bile geçerli. Sadece ünlü olmak için bir şeylerden beslenen insanlar veya şarkılar çok kısa sürede unutulmuştur. Ben asla böyle bir şeye girmem.
Rap’in çıkışında arka sokak kültürü var, şu anki kullanımına baktığımızda ise eğlence ile özdeşleşti, ironik değil mi bu; malikaneler, kadınlar?
50 Cent ile de konuştum ben bunu, yurt dışında da yine bu tarz rap yapan arkadaşlarım var. Sorduğunuz zaman; “Yüz yıllarca ezildik ve bizim gerçekten böyle bir kompleksimiz var, biz de bunu yapabiliyoruz, bakın bizim de arabamız var, artık bizim de kızlarımız var” gibi bir durumları var ve bunu üstünü kapatmadan cesurca dile getirebiliyorlar. Şunu da unutmamak lazım biz müzik yapıyoruz ve ben her zaman kendimi şununla yükümlü hissediyorum. Mesela benim albümümde 18 tane parça var. O 18 parçada 18 tane farklı öykü kurgulamak zorundayım. Bir öyküde çok zengin ve şatafatlı olabilirim, birinde de çok üzgün olabilirim. Bir öyküde çok kahraman olabilirim, birinde çok sinirli olabilirim. Birinde sokaktan bahsedebilirim ve dinleyici o 3 dakikalık periyotta kendini öyle hisseder. O zaten kulaklığını çıkardığı, müziği kapattığı zaman zaten rutin hayatına devam edecek. Eğer ben o rutin hayatındaki kadar rutin müzik yaparsam onun beni dinlemesinin hiçbir anlamı yoktur. İşin şov kısmı da burada, anlatabiliyor muyum?
Gülşen yeni albümünü anlattı

Uzun bir aranın ardından “Önsöz” isimli yeni albümünü yayınlayan ve “Bi An Gel” şarkısıyla müzik listelerinde üst sıralarda yer alan Gülşen ile yeni albümünü konuştuk.
“Önsöz” ne kadar sürelik bir çalışmanın ürünü?
Yaklaşık iki yıllık bir çalışma sonucunda oluştu. Ama ben bunun için bu zamana kadar olan deneyimleri düşününce artı iki diyorum. Çünkü her yeni ürün tüm geçmişin özeti oluyor.
Albümünüzü üç kelimeyle ifade etmenizi istesek…
Yenilenmiş, mutlu, enerjik…
Nazan Öncel cover’ı hariç ilk kez bir albümünüzde tüm şarkıların söz ve müzikleri size ait. Bu özel bir tercih miydi?
Özel bir tercih değildi, ben genellikle kendi albümlerimde söz ve müzik çalışmalarımı kendim yapıyorum.
Bundan sonra da tamamen kendi şarkılarınızdan oluşan albümler mi dinleyeceğiz?
Yine benzer çalışmalar olacaktır. Hem kendi söz ve müziklerime yer verebilir hem de çok beğendiğim şarkıları seslendirmek isteyebilirim.
Daha önce albümden çıkardığınız şarkılarla ilgili bir pişmanlık yaşadığınızı ifade etmiştiniz. Bu şarkıları yazın bir single projesi ile değerlendirmeyi düşünür müsünüz?
Benim geçmiş albümlerimle ilgili hiçbir pişmanlığım yok. Hepsi kendi döneminde bana değer katan eserlerdi. Şu an için bir single projem yok.
İkinci video klibi hangi şarkıya çekmeyi düşünüyorsunuz?
Henüz karar veremedik.
Peki albümde öncelikli olarak kliplendirmeyi istediğiniz diğer şarkılarınız hangileridir?
“Ezber Bozan”, “Bir Taraf Seç”, “Dillere Düşeceğiz”, “Tamamen Yanılsama” ve “Arkadaş Kalalım klip çekmeyi düşündüğümüz ilk şarkılar arasında yer alıyor.
Ozan Çolakoğlu ile nasıl bir araya geldiniz? Bu ortaklık devam edecek mi?
Ben Ozan Çolakoğlu ile çalışmayı çok istiyordum ama çalışmak için zaman olarak denk gelmeye çalışıyorduk. O bir süre çok yoğundu. Ardından ben Londra’dan döndüm ve çalışmalarımıza başladık. Ben kendisine müziğin dahi ismi diyorum. Çok keyifli bir ekip çalışması gerçekleştirdik. Bundan sonra da çalışmalarımıza devam edeceğiz.
Bir süre önce “Bir An Gel” şarkısını Tarkan’ın seslendirmek istediği ve sizinle düet yapacağı gibi söylentiler dolaşmıştı, bu konuda ne söylemek istersiniz?
Kendisi bu şarkıyı çok sevdi ama aramızda düet ile ilgili bir konuşma geçmedi.
Albümüzde dans parçaları da bulunuyor. Konserlerinizde özel sahne şovları hazırlamayı planlıyor musunuz?
Evet, sahne şovları ile birlikte daha keyifli ve eğlenceli konserler vermek istiyoruz. Bu konuda çalışmalarımız sürüyor.
Son dönemde müzik piyasasında birçok sanatçı albüm yerine single çıkartmayı tercih etmeye başladı. Siz böyle bir dönemde 10 yeni şarkıdan oluşan bir albüm yayınlama cesaretini göstermiş bir sanatçı olarak bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Albüm çıkarıyor olmak bizim gibi isimler için olmazsa olmaz. Ben yeni şeyler üretmekten keyif alıyorum ancak ileride single çalışması yapmayı da düşünebilirim.
Aşığım ve dünyayı koşarak dolaşabilirim

İnsanın yanındayken kendini iyi hissettiği insanlar vardır ya, işte Rojda Demirer onlardan. Sürekli enerji patlamalarıyla yoranlardan değil, daha çok hayatın huzur ve sakinlik tarafında yaşayanlardan… Hırsı, ”hayat kaçıyor, yetişmeliyim” çabası, derin travmalarla örülmüş karmaşık bir yaşamı yok. Küçük yaşta babasını kaybetmiş olmasına rağmen bir yarısının eksik olduğunu hissettirmeyen ve kendini çocuklarına adayan bir anneyle büyümüş. Ankara’da mutlu bir çocukluk geçirmiş, sekiz yaşında TRT Ankara Radyosu’nda seslendirmeyle başlamış meslek hayatına. Çocuk kuşağında oyunculuk ve sunuculuk, tiyatro, konservatuar, diziler derken 29 yıllık hayatına 21 yıllık meslek hayatı sığdırmış Rojda… Onu ilk olarak Emel Müftüoğlu ve Talat Bulut’la birlikte rol aldığı ”Aşk Olsun” dizisiyle ve Türkan fioray’ın kızını canlandırdığı ”Gönderilmemiş Mektuplar” filmiyle tanıdık. Üstelik Rojda ilk defa bir sinema filminde rol almasına rağmen ÇASOD’dan ödül de kazandı. Altı yıldır farklı dizilerle kendisini izleyiciye sevdiren Rojda şimdi ”Melekler Korusun”da Esin karakterini canlandırıyor.
Genç oyuncu, işinde de özel hayatında da mutluluğun formülünü çoktan bulmuş görünüyor! Üstelik çok aşık, sekiz aydır ayakları pek yere basmıyor! Hayatında ilk defa evlenmeyi, çocuk yapmayı düşünüyor spor eğitmeni ve müzisyen erkek arkadaşı Erhan ile. Elbette, bu aşk enerjisini görünce oradan girmek icap etti sohbete…
Aşk kolay mı zor mu sana göre? Nasıl aşık oldun sevgiline?
Zor beğenen ve zor aşık olan biriyim. Belki de o duyguyu yakaladığım için şimdi bu kadar iyi hissediyorum. Önce Erhan’ı uzaktan sevdim, bir yıl kadar, belli etmedim çünkü kız arkadaşı vardı…
Ne oldu sonra, peki bu ilk görüşte aşk mıydı?
Evet! Fakat umutsuz bir durumdu önce, çünkü hem kız arkadaşı vardı hem de gittiğim spor merkezinde eğitmendi, bana ”özel” davranamazdı… Hep mesafeliydi bana karşı. Fakat sonra konuştuğumuzda anlaşıldı ki o da aynen benim hissettiğim gibi hissediyormuş… Bir yıl sonra açılabildik birbirimize, sekiz aydır da birlikteyiz.
Gelecek konuşuyor musunuz? Evlilik mesela?
Evet, konuşuyoruz… Daha önce hiç ama hiç düşünmezdim evliliği. Sanırım o doğru insanı, her ihtiyacına cevap veren insanı bulmakla ilgili bir durum. Bugüne kadar hep uzun süreli ilişkilerim oldu ama demek ki o duyguya hiç ulaşamadığım için düşünmemişim…
Çocuk yapmakla ilgili de konuşuyor musunuz?
Kendimi annelik duygusuna çok yaklaşmış hissediyorum, çok istiyorum. Eskiden böyle değildim… Çocuk gördüğüm zaman içim bir tuhaf olmazdı önceden. fiimdi tutamıyorum kendimi, değişmişim.
Nasıl bir değişim bu? Geçen zamanla aran nasıl, 30′a yaklaşmak hem mesleki hem de kişisel açıdan seni paniğe sürüklüyor mu?
Hayır, kesinlikle… Mesleki açıdan konuşacak olursam, zaman ilerleyecek, herkesin arkasından bir sonraki nesil gelecek, onların yerini alacak, bu hayatın doğasında var. Çocukluğumdan beri bu meslekle uğraştığım için bu yaşa kadar çok hazmederek geldim, o nedenle hiçbir konuda telaşım, paniğim, ”ya biri benim önüme geçerse”lerim yok. Bugüne gelene kadar yaptığım tüm işlerin yavaş yavaş tadını çıkara çıkara yaptım, bir anda kendimi oyuncu olarak bulmadım. O nedenle yaşla birlikte meslekte yaşanan süreci yadırgamıyorum.
Çok küçük yaşlarda başlamışsın bu işlere, ilk hikayen nedir?
Küçükken piyano dersleri alıyordum. Hocam, ”TRT Ankara Radyosu piyano sınavları açıyor” demişti. Gittim bir baktım, aslında çocuk saati seslendirme sınavlarıymış! Tabii oraya gitmişken annem ”o kadar geldik, gir istersen” dedi. Girdim sınava ve nasıl olduysa 1000 kişinin arasından 30 kişiye girmeyi başardım.
İlk oyunculuk deneyimin ne zamandı?
TRT televizyonu herhangi bir çocuk oyuncuya ya da sunucuya ihtiyaç duyduğunda radyoya başvurur, eğitim almış çocukları tercih ederdi. Bu şekilde TRT’de başladım oyunculuk yapmaya, programlar sunmaya. Derken kendimi bu işin içinde buldum!
Profesyonel anlamda mesleğinin olmasına nasıl karar verdin?
İlk defa 8 yaşında tanıştım bu işlerle ama o zamanlar ne nedir, ne değildir farkında değildim tabii. Elimizde tekstler, stüdyoya girip okumalarımızı yapardık, oyun gibiydi. Ne zaman TRT’de dizilere oyuncu olarak seçildim, set ortamını tattım, işte o zaman ısınmaya başladım. 14 yaşındayken Ankara Devlet Tiyatrosu ”Gazap Üzümleri”ni sahneye koyacaktı. Küçük bir kız çocuğuna ihtiyaçları vardı, radyoya geldiler, deneme yaptılar, beni seçtiler… 3 yıl boyunca o karakteri oynadım. İşte bu 3 yıllık süreçte konservatuara girmeye karar verdim. Tek okul, tek bölüm denedim ve ilk sınavımda kazandım… Üç yıl boyunca tiyatroda çok önemli oyuncularla oynamıştım. Sınava hazırlandığım dönemde çok yardımcı oldular bana. Zaten onların arasında 3 yıl geçirmekle çok şey öğrenmiştim halihazırda.
Okul bittikten sonra İstanbul’a gelişin nasıl oldu?
Hiçbir ilgim yoktu aslında İstanbul’la! Bugüne kadar yaptığım işlerde hiçbir zaman kapıları zorlamadım, hiçbir konuda ısrarcı olmadım. Çocukluğumdan beri hep bir fırsat oluyordu, bir teklif geliyordu ve yeteneğimi gösterip alıyordum işleri. İstanbul’a gelişim de böyle gelişti aslında. Ankara Devlet Tiyatrosu’nda çalışırken ”Gönderilmemiş Mektuplar” çekileceği haberi geldi, sinema filmi. Türkan fioray’ın kızını canlandıracak birine ihtiyaçları varmış. Ankara’dan da benimle birlikte 2 kişinin adını vermişler. Aradılar, denendim ve rolü aldım! Bu esnada Devlet Tiyatrosu’nun sınavları vardı, onun neticesinde de Trabzon’a tayin oldum. Filmden sonra dizi teklifleri gelmeye başlamıştı ve üç yıl boyunca İstanbul-Trabzon arası yaşadım. Bu tempoya sonunda dayanamadım ve İstanbul’a taşındım.
Dizide oynamak mı keyifli, tiyatro yapmak mı?
Bence dizide oynamaktan keyif aldığını söyleyen herkes yalan söylüyor! Sadece kazancı iyi ve büyük kitlelere hitap ediyorsunuz, bu iyi. Oyunculuğu gerçek anlamda doyuran tiyatro. Tiyatro hayatımdan hiçbir zaman çıkamaz fakat şu sıralar dizi çok yoğun olduğu için araya sıkıştıramıyorum. İleride muhakkak tiyatro da yapmak istiyorum.
Öyle çok kendini ortalara atmıyorsun, birileriyle ”yakalanmıyorsun”, hayat felsefen nasıldır?
Kendini fark ettirme ihtiyacı olan insanlarda hep bir şeyin eksik olduğunu düşünürüm. Sen yaptığın işe inanıyorsan, düzgün bir duruşun varsa bu yeterli. Benim hiçbir şey için acelem yok, olacak şey olacak zaten! Kendimi yormayı sevmiyorum, hayat zaten yeterince yorucu.
Tatlı tatlı bir enerji yayıyorsun etrafına… Nedir bunun sırrı?
Düşünce gücüne çok inanırım. Evrene bir şey gönderdiğinde onun karşılığını alacağına çok inanıyorum. En olumsuz durumda bile iyi bakabilmeyi becerebilirim.
Pozitif düşünebiliyorsan mutlu hissetmek çok zor olmamalı…
Küçük şeylerden de mutlu oluyorum. Fakat beni en çok mutlu eden, coşku hissetmemi sağlayan duygu aşk. Aşık olduğum zaman kendimi, dünyayı tek başıma koşarak dolaşabileceğim güçte hissediyorum!
İlişkinde nasılsın, güvenir misin sevgiline?
Bilmiyorum kendimi mi kandırıyorum ama bugüne kadar erkek arkadaşlarımın beni aldatmadığını düşünüyorum. Erhan’la ilgiyi konuşacak olursam çok güveniyorum ona. Hiçbir soru yok içimde. Bu iki kişi arasındaki iletişimle, paylaşımla, alakalı. Ya da çok safım!
Daha önce hiç aldattın mı?
Hiç. Zaten aldatacak olsam sevgilimle aramda bir şeyler bitmiş demektir, derhal bitiririm. Yalnız kalacağımı bilsem de ayrılırım. Erkekler ise biraz daha başka bir perspektiften bakıyorlar ama bir erkek çok mutluysa ilişkisinde herhangi bir risk almaz gibi geliyor.
Hayatında ”güzellik” kavramının yeri ne?
Güzelsen eğer, hayata bir sıfır önde başladığın doğru. Bunun devam edebilmesi için başka unsurlar gerekiyor. Güzellik, iyi özelliklerin yanında avantaj sadece.
Burnunu yaptırdın mı?
Evet ve herkes neden yaptırdığımı soruyor! Çünkü eskisiyle arasında pek bir fark yok!
Neden yaptırdın o zaman?
Hani herkesin fark etmediği bir şeyi fark edersin ve sana batar ya, öyle bir durumdu. Yüzüm çok küçük, burnumun yüzüme göre büyük olduğunu düşünüyordum. Biraz takıntı yaptım galiba! Ekranda kendimi izlediğimde beğenmiyordum. Hem estetiğe karşı değilim, insanların mutsuz eden unsurlarını düzeltmelerinde bir kötülük yok bence. Bir şeye takılıyorsan yaptır gitsin, hayat bu kadar zor değil!
Hayat zor değil demek ”kendimi eğittim” mi demek peki? Ben biraz kaybettiğin babanla ilgili konuşmak istiyorum…
Elbette… Bu konuda anneme teşekkür ediyorum. O kadar özel ve güçlü bir kadın ki. Çünkü dul kaldığında 38 yaşındaymış ve babam vefat ettikten sonra tekrar evlenmedi. İki tane kız çocuğunun yanına yabancı bir adam sokmadı. O kadar mutlu bir çocuktum ki… Hem annem hem babam oldu. Hani derler ya babasız büyüyen kadınlar hep kendilerinden büyük sevgili tercih ederler diye, bende hiç öyle olmadı. Hep kendi yaşıtlarımdı. Neticede annemden öğrendiğim çok şey var. Her şeyden önce fedakarlık. Diyorum ki, insanlar sevgiyle birbirlerine yaklaşırlarsa çok, çok mutlu olabilirler. İşte hayat bu kadar basit aslında.
Şu hayatta öğrendiğin en önemli şey nedir?
İnsan sevmek. İkincisi de kötü hırslardan kurtulmak. Seni aşağı çekecek hırslardan… Hayat, mutlu olmak kolay, bunun formülünü ben keşfettim ve çok mutluyum…
Zeynep Dizdar röportajı

Aşkın Büyüsü” isimli single sarkısıyla beğeni toplayan Zeynep Dizdar, Mine Ayman’la keyifli bir röportaj gerçekleştirdi: “Evet çok duygusal biriyim ama mizacım tamamıyla bu değil. Dans etmeyi çok seviyorum ve bu her zaman, her albümümde olacak…”
Yeni şarkınız “Aşkın Büyüsü” ve sözleri aşkla dolu, bu şarkının bir hikayesi var mı?
Aslında özellikle bir hikaye üzerine kurulmuş şarkı değil. Bu şarkıyı yaparken düşündüğüm tek şey keyifli ve samimi bir aşk şarkısı yapmaktı. Aşk duygusunu bilen, tadan biri de bunu samimi bir şekilde karşı tarafa hissettirebiliyor. Bu şarkının doğuş öyküsü birazda benimle ilgili. Aşkı içten yaşayan biri olarak, şarkımın da bu samimiyette olmasına dikkat ettim.
Görüntünüzle ve söylediğiniz şarkılarla büyük beğeni elde ettiniz, bu değişimin ve başarının sırrı nedir?
Değişim kaçınılmaz. Yeni bir şey yapıyorsunuz. Yeni bir dünya her yaptığınız, her adımınız ve sizde bu yeniliğe uymak durumundasınız. Her şarkı başlı başına bir değişim benim için. Bu şarkıda da böyle oldu. Klipte aşkla güzelleşmiş ve onun heyecanında bir kadın gibi görünmek istedim ve içimde gizlediğim Zeynep’i göstermek istedim. Başarı ise yaptığınız işe inanmaktan geliyor, işin sırrı bu.
Son dönemde dans şarkılarınızla sevildiniz, hayranlarınız bir yandan da slow bir şarkı bekliyor sizden, böyle bir şarkı hazırlığınız var mı?
Müzik hayatına ilk girişim “albüm bazında” slow şarkıyla oldu ve bu şarkı her şeyiyle çok güçlü bir şarkıydı, çok sevildi hatta klasik aşk şarkıları arasına girdi. Tabiî ki bu benim için inanılmaz güzel bir duygu ancak sadece slow şarkı söyleyen bir şarkıcı olmak istemedim ve bu yüzden daha sonraki albümlerde hareketli şarkılara yer verdim. Evet çok duygusal biriyim ama mizacım tamamıyla bu değil. Dans etmeyi çok seviyorum ve bu her zaman, her albümümde olacak. Mart ayında çıkması planlanan bir single çalışmamız daha var ve bu şarkı slow bir şarkı olacak. Benden slow şarkı dinlemeyi seven hayranlarıma şimdiden bunun müjdesini vereyim.
Yeni şarkınız dijital olarak satışta, ne zaman albüm çıkarmayı planlıyorsunuz?
Aşkın büyüsü adlı single çalışmam Power Clup’ta satışta. Yeni albüm çalışmamızı yaz ortası gibi düşünüyoruz. Bunun için yeni şarkılar yaptım, yeni bestecilerden de şarkılar dinliyorum. Bu çok önemli bir albüm olacak benim için çok iyi hazırlanıyoruz. Her şarkının doyumsuz bir tadı olması için çok titiz davranıyorum. Albümü dinleyenler “dinlemeye doyamıyoruz” desinler istiyorum. Ayrıca bu albüm çok büyük bir ekibin çalışması olacak. Müzisyenlerinden dansçılarına, klibinden kostümlerine kadar çok özenli ve başka olacak.
Son dönemde yapılan albümleri nasıl buluyorsunuz? Beğendiğiniz isimler kimler?
Son dönemlerde albümden çok single çalışması yoğunlukta. Bunun yanında yeni çıkan çok iyi isimlerde var. Ben özellikle bir isim vermekten kaçınan biriyim, çünkü bugün dinlemediğim bir sanatçı yarın bir şarkısıyla beni etkileyebiliyor. Albüm olarak dinleyip de beğendiğim bir albüm yok.
Eurovision şarkı yarışması hakkında ne düşünüyorsunuz? Katılmak ister miydiniz? Sizde bu sene bu yarışmada bizi hangi isim temsil etmeli?
Eurovision şarkı yarışması çok büyük bir sınav ve bunun yanında çok büyük bir ödül katılan için. Başarılı olma zorunluluğu çok yüksek. Olsun bir dahaki sefere olur diyebileceğiniz bir yanı yok. Tüm dünya önündesiniz ve başarınızın size getirdikleri kolay kolay elde edebileceğiniz şeyler değil. Bu bir şans, bu yüzden çok çaba ve deneyim gerekiyor. En iyisi benim diyenin bile bir an ayaklarının titrememesi kaçınılmaz. Ben her zaman şunu söylerim; eğer ki şarkınız çok güçlüyse isterseniz perde arkasından söyleyin başarı kaçınılmaz olur, çünkü asıl köprü bu. Bu sağlamsa gönülden gönüle geçiş kolay oluyor. Tabiî ki görsellikte önemli eğer bu da varsa işte o zaman dikkatler sizin üstünüzde demektir. Ben şahsım adına Eurovision şarkı yarışmasına katılmayı isterim ama bunun nedeni asla benim kendi adıma bir kazanç olamaz. Ülkemi temsil etme gururu beni heyecanlandıran ve bununda sorumluluğu çok ağır. Ben yaşamımda hep kazanma duygusuyla büyüdüm. İkinci olmayı kabul edebilir bir yanım yok. Buna kendimi hazır hissettiğimde bende varım diyeceğim.
Kendi albümünüz dışında şu günlerde uğraştığınız başka projeler var mı?
Evet, içinde olmayı istediğim bir proje var buda sürpriz olsun…
Nilüferden Kayahana Sert Sözler

Nilüfer: “Kayahan”a yıllarca hiçbir yükümlülüğüm olmadığı halde maddi yardımlarda bulundum. Ne zaman buna son verdim; böyle oldu. Bu saatten sonra şarkılarının da dostluğunun da benim için hiçbir önemi kalmamıştır…
Bu röportaj fikri konserde çıktı! “Şarkılarımı söylemesin” diyen Kayahan’a acı acı gülüp “sevgili eski dostum” diyerek hitap ettiğinde; ‘temyiz sonuçları belli olana kadar ben bu şarkıları söylerim arkadaş’ diye ayağını yere vurup bir Kayahan bestesi patlattığında; espriler yapıp kahkahalar atarak izleyicisine hiç görmedikleri yüzünü gösterdiğinde; hatta muhabbeti ilerletip seyircilerle şakalaşmaya başladığında; hele performansıyla, tarzıyla, duruşuyla, enerjisiyle 50 küsur yaşın yanından bile geçmediğini kafamıza kafamıza kaktığında geçti kafamdan: Yeniden konuşmalı onunla… İş Sanat’ta iki gece üst üste verdiği konserde tek kelimeyle acayipti Nilüfer. Yeni aşk mı, umursamazlık mı, ‘yeter artık’ deyip patlama mıydı? Konserden bir hafta sonra buluştuk; içini döktü. 23 yıllık dostu Kayahan’ın ‘şarkılarımı söyleme’ resti ve dava süreci her röportaja konu olan Nilüfer, ilk kez işin perde arkasını anlattı; ilk kez ‘eski dostuna’ neler hissettiğini gizlemeden ifade etti. Konserlerin yenisi gelecek bu arada; ben kaçırmayın derim…
* Sahneden cevap vermeyi, polemiğe girmeyi sevmezsiniz pek. Son konserde ne oldu; ‘Eh yetti artık” deyip patladınız mı?
Sahnede dedim zaten; “patladım susa susa, içime fenalık geldi” diye. Susmak, az konuşmak her zaman iyidir aslında ama…
* Bazen anlatmak, konuşmak da iyidir…
Yıllarca pek çok şeyin dışında kalmaya çalıştım. Hem müzik dünyasının en göbeğinde oldum hem en dışında! İşimi iyi yapmaya çalıştım ama polemiklerin içine girmedim. İnsan ilişkileri, benim işimi yapan insanlarla da olsa yorucu geliyor bana. Kendine göre bir başarı elde eden herkes bir süre sonra egosu şişik insanlara dönüşüyor haklı olarak ve herkes kendi başarısının en önemli olduğunu düşünüyor. Bunlar çok yıpratıcı ve yorucu. Onun için ben kendi dünyamda istediğim, işime gelen şeyi yaptım, istemediğim şeyi yapmadım.
* Kendi dünyanın içinde kalabilmek zor değil mi sizin işinizde?
Ben kaldım işte! Öyle yaşamayı seviyorum.
* O gün sahnede farklı bir Nilüfer vardı; ne oldu?
Küçük bir salonda, ağır şarkılardan oluşan samimi bir konserdi. Beklentimin üstünde reaksiyon olunca deşarj oldum; artık konuşma zamanım geldi belki, ne bileyim, olamaz mı?
* Olabilir, neden olmasın…
Yaş geçiyor artık, konuşayım.
* Kayahan’la ilgili mevzuda hep mesafeliydiniz; sorulduğunda olgun cevaplar verdiniz ama 20 yıllık dostluğu bitiren kavganın nedeni ne, hala kimse bilmiyor…
Öyle bir dostluk yokmuş demek ki! Şimdi şöyle bir durum var; Türk halkı son derece sağduyulu bir şekilde, bana bu yapılanın haksızlık olduğu görüşünde birleşiyor. Bu benim en büyük güvencem. Bu konuyla ilgili kendimi sorgulamam için başından beri hiçbir neden olmadı. Hiçbir zaman akşam yatağa yattığımda vicdanımı sızlatacak, ‘ona haksızlık ettim’ diyebileceğim en küçük şey olmadı. Yapmam gereken her şeyi fazlasıyla yaptım; Türkiye’de albüm satışlarının yerlerde sürünmediği, iyi tirajlar yapıldığı dönemlerde bu değerli arkadaşıma en yüksek ücretleri ödettim plak şirketlerime. En büyük koşullarım; ‘Kayahan şarkısı olacak, Kayahan’ın ücreti de budur’ şeklindeydi. Ben 12-13 senelik şarkıcıyken, o ise henüz Türkiye’de çok az kişi tarafından tanınırken ona kalbimi, dostluğumu açmamı, ona elimi uzatmamı saymıyorum bile…
* Profesyonel olarak işin hakkını verdim diyorsunuz…
Kesinlikle! Yalnız insanlar zannediyor ki; ben ödemekle yükümlü olduğum telifleri, paraları ödemekten kaçınmışım da onun üzerine böyle bir rest çekilmiş! Hayır efendim. Şarkıcının, yorumcunun telif ödemek gibi bir yükümlülüğü yok. Yasa diyor ki; meslek birlikleri, eser sahiplerinin hak ettikleri telifleri, yorumcuların bunu söylediği yer neresiyse gider bu paraları eser sahipleri adına toplar ve eser sahibine verir. Zaten meslek birlikleri kurulmadan önce ben bu sevgili arkadaşıma öyle bir yükümlülüğüm olmadığı halde gereken her şeyi yaptım! Neden yaptım; çünkü onu tanıdığım yıllarda maddi sıkıntılar yaşadığını gördüğüm için…
* Kayahan ‘Şarkılarımı söyleme’ restini yaklaşık 3 sene önce çekti. Gerekçesini de 2003 yılında SABAH’ta çıkan bir haberde; ‘sizin özel hayatınıza dikkat etmediğiniz, yaşadığınız başarısızlıklardan dolayı bu şarkılara zarar verdiğiniz’ şeklinde açıklamıştı. Bu ne demek?
O röportajdır zaten aramızdaki ipleri kopartan… Söyledikleri yenilir yutulur gibi değildi.
* ‘Neden’ diye sormadınız mı?
Ne soracağım ya! Ayıp denen bir şey var; senedir Türkiye’de belli bir istikrarda işini götüren bir kadına ‘özel hayatına dikkat etmiyor’ demek onun haddine mi düşmüş? Yani ‘O şarkıları söylemeni istemiyorum’ demenin altına bir şey koyması lazım, kendini aklamak için de bunları söylüyor.
* Şarkılarını sizden kıskanmış olabilir mi?
Her zaman öyle bir duygusu olmuş olabilir. Büyük başarılar elde ettikten sonra bunu paylaşmak zordur. Her zaman söylüyorum; gerçekten çok güzel şarkılar yapmıştır, ben çok güzel şarkılar okudum ama benim repertuvarımın tamamı Kayahan şarkılarından oluşmuyor. Adnan Ergil var, Şehrazat var, son dönemde kendi şarkılarım var (kahkahalar) Yaz burada kahkaha attı diye… N’apiyim; bir saatten sonra gırgır geçiyorsunuz artık…
* ‘Pişmanım, yanlış yaptım’ derse bir gün!
Olur mu? Ben gazeteye ilan verecekmişim, ondan özür dileyecekmişim. Böyle biriyle ne konuşabilirsiniz ki?
* ‘Neden’ diye sorun mesela!
Söylüyorum neden olduğunu; yıllarca birtakım katkılarda bulundum, ne zaman ki artık bunu sürdüremeyeceğimi söyledim, böyle oldu.
* Katkı dediğiniz şey nedir tam olarak?
O biliyor ama yıllarca yaptığım destekler diyelim, dostane yapılan şeyler ama 17 yıl falan sürdü. Neyse, sonuç lehime de, aleyhime de sonuçlansa artık benim için önemini kaybetti.
* Arkadaşlığa, dostluğa olan inancınızı yitiriyor musunuz böyle bir anda?
Hayır. İnsan yani! İnsanoğlu yapabiliyormuş demek ki…
* Ortak dostlarınız aranız bulmaya çalışmadı mı hiç?
Bu sektörde birtakım insanların bundan memnuniyet duyduğunu, birtakım insanların da müzik adına üzüntü duyduğunu biliyorum ama 20 sene aynı yastığa baş koymuş insanlar evliliklerini bitiriyor, bir anda birbirlerine yabancılaşıyor. Bizim durumumuz da öyle. Zorlamanın anlamı yok; işin bütün tılsımı gitti. Onun bana güveninin niye sarsıldığını bilemeyeceğim ama benim ona güvenim sıfıra indi. Bu saatten sonra şarkının feriştahını verse ne olur ki?





